avatar

Konuk Yazar

24 Mart 2011
tanimlanmamis@mail.adresi

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK DİLİ

Tarihi geçmiş bakımından, yani Türkçenin ne zamandan beri bağımsız bir dil olarak kullanıldığı ile ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bu yönüyle dilimiz, bugün yeryüzünde kullanılan diller içerisinde kullanılan en eski dillerden biridir. Bazı araştırmacılar Türkçenin 9000 yıl önceden Altay dilinden ayrılıp bağımsız bir dil olarak kullanıldığını belirtirler. Türkçenin konuşulma yaşı bu kadar eski olmasına rağmen, MÖ 5. yy’a ait bir tabak üzerindeki cümle hariç tutulursa, bilinen yazı dili yaşı 1300 yıldır. Dilin yaşına göre yazı dili yaşı yeni olmakla birlikte, başka dillerle karşılaştırıldığında yazı dili olarak kullanılmak bakımından yaşayan diller içerisinde ilk beş dil içerisindedir. Bilindiği gibi Türkçenin yazıya geçirildiği ilk alfabe, Göktürk alfabesidir. Bu yönüyle dilimiz kendi alfabesine sahip olan nadir dillerden biridir.

Orhun yazıtlarında Türkçe hemen hemen saf bir dildir. Uygur döneminde ise çeşitli dillerin benimsenmesi dolayısıyla dile, yabancı kelimelerin girdiği görülür. Aynı durum İslamiyet’in kabul edilmesiyle devam eder. İlk islami eserlerde çok az olan yabancı kelime, zaman geçtikçe artar ve gittikçe yabancı kelimeler yanında yabancı dillerin kuralları da alınmaya başlanır ve dilde bozulma ileri boyutlara ulaşır. Hatta birçok Türk aydını eserlerini Arapça ya da Farsça yazarlar.

Anadolu sahasında konuşulan ve yazılan Türkçeye, temeli Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz Türkçesi, ya da Türk coğrafyasının en batısında bulunduğu için Batı Türkçesi denir. Oğuzların tarihte kurdukları ilk büyük devlet olan Selçuklular zamanından kalma Türkçe eser yoktur. Bu devlet, esas olarak Fars coğrafyasında kurulmuş ve açtıkları medreselerde Farsça eğitim yapmışlardır. Anadolu’da ise Türkçe, Oğuz Türkçesine dayalı yazı dilini oluşturmuş ve başlangıçtan sade Türkçeyle pek çok eser yazılmıştır. Yunus Emre’nin şiirleri, Dede Korkut Hikayeleri vb. pek çok eser, bu dönemin ürünleridir. Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa geçişiyle birlikte dilde sadelik kaybolmuş, yazılan eserler Türkçe olmakla birlikte Arapça, Farsça kelime ve kurallarla dolu ağır bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Halkın günlük konuşma diliyle yazı dili birbirinden farklılaşmış, Türkçe adeta, biri halkın dili, diğeri aydınların dili olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Bu durum Tanzimat’a kadar devam etmiş, Tanzimat’tan başlayarak dilde sadeleşme çabaları görülmüş, ancak 20. yy’ın başlarına kadar bu çabalar başarılı olamamıştır. 1911’de Ziya Gökalp ve arkadaşlarının, dili doğal akışına kavuşturmak için gösterdiği gayretleri Atatürk sonuçlandırmış ve Türkçe, Cumhuriyet’in ilk yıllarında doğal yatağına kavuşturulmuştur.

Türk tarihinde ilk defa dil, bir devlet meselesi olarak Atatürk döneminde ele alınmış ve 1932’de Türk Dil Kurumu kurulmuştur. Bu dönemde Türkçe öncelikle Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmış, daha sonra halka mal olmamış yabancı kelimeler yerine Türkçe kelimeler kullanılmaya başlanmıştır. Dil, böylece yabancı kelime ve kuralların istilasından kurtulmuş ve doğal gelişme seyrine kavuşmuştur.

Atatürk’ün ölümünden sonra Türkçeyi koruma yönündeki devlet titizliği sona ermiş ve batı medeniyet çevresine girmeye çalışan Türkiye, Türkçeyi batı dillerinin etkisinden koruma gayretini göster(e)memiş, hatta kurduğu bazı okullarda yabancı dille eğitime izin vererek bunun önünü açmıştır. Bazı aydınlar ise yabancı dil öğrenmekle, yabancı dille eğitim yapmayı birbirine karıştırmış ve yabancı dille eğitimi, gelişimin gereği olarak sunmuşlardır.

Türkçe için bugün iki tehlike vardır: bunların birincisi dile giren yabancı kelimelerin haddinden fazla oluşu, bundan daha önemlisi ise devletin en iyi okullarında yabancı dillerle eğitim yapılmasıdır.

Dili, eğitim kurumlarından dışladığımızda, sokak dili haline getiririz. Sokak dili ise 300-500 kelimelik son derece kısır bir dildir. Osmanlı döneminde medreselerde Arapça eğitim yapılmasını eleştirirken, bugün okullarımızda yabancı dille eğitim yapılmasını savunmak, en basit tabirle, iki yüzlülüktür. Bu durumun görünen en önemli sebebi, kendi milletine ve kültürüne yabancılaşmış, gözünü batı hayranlığı bürümüş aydınların aşağılık duygusuna kapılmalarıdır. Okuryazar takımının bu yabancı hayranlığı zaman içerisinde halka da yansımış ve bugün sokaklarda, özellikle büyük şehirlerde Türkçe dükkan tabelası görülmez olmuştur.

Türk aydını tarih boyunca hep dışarıya aşırı derecede açık olmuş ve kendi değerlerine sahip çıkma konusunda son derece isteksiz davranmıştır. Müslüman olduktan sonra müslüman olmakla Arap olmayı birbirine karıştıran aydınlarımız; bugün de çağdaş olmakla batılı olmayı birbirine karıştırmakta, olan ülkeye ve Türkçeye olmaktadır. Bugünün aydını, kendi değerlerini geliştirerek Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık seviyesine çıkabileceğini ne yazık ki düşünememektedir. Unutulmamalıdır ki dil demek millet demektir. Atatürk’ün “Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, herşeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” sözü, bütün aydınların başta gelen yol göstericisi olmalıdır.

İLTERİŞ TÜRK

Google'dan Gelen Aramalar:

Bu Yazıyı Paylaşabilirsiniz

Konuyla İlgili Diğer Yazılar

Yazıların hukuki ve vicdani sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazılar bir başka sitede ancak kaynak gösterilerek kullanılabilir.

Facebook Hesabınızla Yorumlayın

FACEBOOK HESABI KULLANMADAN YORUMLAYIN

E-posta adresiniz gizli kalacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir

*
*


6 + = 7

Yazı etiketleri: , , , , , ,
  Başlangıç : Şubat 2011 -- © SözKonusu.net
- Sitemap XML Site RSS -